Osmanlı, halkına el açtırmaz!...

5.460 Görüntüleme Osmanlı Devleti 0 Yorum

Eskiler “Her gelen gün geçen günleri aratır” der... Öyle ya Asr-ı Saadetten uzaklaşılan her gün doğruluğun, dürüstlüğün, şefkat ve ihlasın yitirildiği gündür ve insana hep, “Nerede o eski günler” terennümünü yaptırır. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Dilenci Toplama ve Sevk Merkezi’nin raporlarına göre sayıları neredeyse 10 binlere ulaşan dilencilerin cirit attığı İstanbul, bir zamanlar onların pek nadir görüldü bir kenttir. Bir taraftan eski izzet-i nefs üstünlüğü ve bir taraftan da memleketin boydan boya bir hayrat ve hasenat sahası haline gelmiş olması Osmanlı’nın dilencisiz bir memleket olmasını sağlamıştır. Bu bir çok yabancı seyyahın da dikkatini çeker, seyahatnâmelerinde sıkça işlenir...

1750’li yıllarda Osmanlı devletini karış karış gezen Avukat Guer’in “Moeurs et usages des Turcs” isimli eserinde zekât ve sadakadan uzun uzun bahseder ve Müslümanların azamet ve gurur göstermediklerini ekler. Hayır kurumlarına da değinen Guer, seyahatnâmesinde, “Kimi Müslümanlar hapishaneleri ziyaret edip borç için yatan mahpusları kurtarır, kimisi ihtiyaçlarını ifşa etmekten utanan fakirlere dağıtılmak üzere cami imamlarına para bırakır, kimisi ölmüşlerin ruhlarına Kur’an-ı Kerim okunmak üzere vakıf tesis eder, kimisi cenazeyi yıkayıp defnettikten sonra mezarının üstünde fukaraya yiyecek dağıtır ve bu suretle sağları ölüleri Kur’an-ı Kerim okuyarak âhiret işkenceleriyle kabir azabının dehşetinden kurtarmaya davet eder. Fakirler bile birbirine fi-sebilillâh yardım ederler. İşte bu yüzden Osmanlı’da dilencilere pek sık rastlamaz.” der.

Meşhur Fransız seyyah Du Loir’in, “Les Voyages du Sieur Loir” isimli eserinde şu cümleler de hayli dikkat çekicidir: “Osmanlı’da dilenciler nadir görülür: Fransa’da herkesi bunaltan tembel dilencilerin orada kimseyi rahatsız etmesine imkân yoktur; fakirler, zenginlerin hayrat ve hasenâtına iştirâk olmak üzere yeni yol yapmakta, eski yolların tesviyesinde ve menfâati-i umumiyyeye âit binaların inşaat işlerinde ücretsiz olarak çalışırlar.”

Dilenciye pek rastlanmaz

Osmanlı sosyal yapısına hayran bir başka seyyah Aubry de la Motraye’in “Voyages en Europe” adlı eserinde de benzer satırlar dikkat çeker: “Hayrat ve hasenat yalnız Kur’an ile Türk imamları tarafından iyice telkin ve teşvik edilmiş olmakla kalmayıp halk tarafından da o kadar sadakatle ve öyle bir el birliği ile tatbik edilir ki, bütün Türkiye ile Kırım’da dilenciliğin veyahut dilenciliği meslek ittihaz etmiş fukaranın ne olduğu bile malum değildir.”

Osmanlı İmparatorluğu’nda uzun yıllar kalan ve devlet yapısını çok iyi bilen Mouradgea d’Ohsson, dört ciltlik eserinde, ailelerin çocuklarına örnek olup daha çok küçük yaşlarda onları hayır işlerine alıştırdıklarını yazar. d’Ohsson, eserinin devamında, “Hayrât ve hasenât denilen ve insanı kendi şahsiyetinin kat kat fevkine yükselten fazilet işte bu süratle şahsi menfaat, cimrilik ve tamahkârlık gibi duyguları uyuşturup güzel bir adetin de tesiriyle insanlara yardım hissini uyandırdığı için, artık Müslümanlara hiç ağır gelmemekte ve onları bu sahada diğer milletlerden çok üstün bir seviyeye yükseltmektedir.” der.

İşte yabancı seyyahların tespitlerinde olduğu gibi Osmanlı toplumu, fakire iş veya aş bulmanın yolunu bir şekilde çözmüştü. Büyük bir disiplinle yaptırdığı imaretler, aşevleri, darüzziyafeleri, bimarhâne ve hâlâ varlığını günümüze değin sürdüren yardım amaçlı vakıflarla bu sosyal dengeyi kurmayı başarmıştı. Zaten tıkır tıkır işleyen zekât ve sadaka müesseseleri sayesinde cami avluları ve mahalle köşelerini mesken tutan dilencilerden temizlemiş, onları da bir insan için en onur kırıcı işlerden biri olan dilencilikten kurtarmıştı.

Sağ elin verdiğinden sol elin haberi bile olmazdı

Bir de ihtiyaç sahibi olup da dilenemeyen, derdini kimseciklere açamayanlar için düşünülmüş bir şey vardı ki o, “sadaka taşı” denen taş bloklardı. Bu taşları kimlerin ne zaman ve nerelere diktikleri hususunda tam bir bilgi olmamakla birlikte o zamanki sosyal hayatın bir parçası olan sadaka taşları bir dönem fakir fukaranın umut kapısıydı. Genellikle cami veya türbelerin köşe yerlerinde olan sadaka taşları, ortası çukur mermer bloklardan olup bir buçuk-iki metre yüksekliğinde idi. Fakir dilenmekten, zengin riya ve gösterişten çekindiği için sadakalarını buraya koyar, fakir de gece vakti gelip ihtiyacı kadarını buradan alıp, geriye kalanını kendisi gibi bir başka fakire bırakırdı. Öyle ki sadaka taşlarının bulunduğu yerler sadaka verenin de, alanın da görülmeyeceği bir şekilde düşünülmüştü. İstanbul’un bilindiği kadarıyla dört yerinde sadaka taşı vardı: Üsküdar’da Gülfem Hatun Camii’nin avlusunda, yine Üsküdar Doğancılar’da, Karacaahmet’te ve Kocamustafapaşa’daydı. Bugün bu taşlardan sadece bir tanesi, Üsküdar Doğancılar’daki İmrahor Caddesi üzerinde dikili olanı yarısından fazlası toprağa gömülü vaziyette duruyor. Osmanlı dönemi sosyal dayanışmasının bu en güzel örneğinin son vesikası olan sadaka taşını ne yazık ki çevre esnafından başka kimse tanımıyor. Bir zamanlar zenginin sevap, fakirin nafaka beklediği sadaka taşı şimdileri yalnız, ne kendine, ne de bir başkasına hayrı var...

Tolga Uslubaş

RAMAZAN günlüğü

Facebook'ta Paylaş Twitter'da Paylaş