Ey Dert ve Ey Musibet, Benim Büyük Bir Rabbim Var

18.229 Görüntüleme Hayatın İçinden, Sağlık 2 Yorum

Çağımızın hastalığı Stres, birçok hastalığın anasıdır, kaynağıdır, temelidir ve sebebidir. Stres, duygularımızın vücut üzerine yaptığı tepkiler ve tahribatlardır. Stres, mevcut hastalıkları da depreştirir, arttırır ve vücudun kimyasal dengelerini alt-üst eder… Bu sözler iddia değil, tecrübelerle ve tıbben kanıtlanmış ifadelerdir…

Beynin temel biyoelektriksel aktivitesi Alfa, Beta, Delta ve Teta dalgalarıdır. Beyin bunların hiçbirini yüzde yüz saf olarak yayınlayamaz. “Stresin ilacı” diye bizlere sunulan birçok prezentasyon vardır. Fakat bunların hiç birisi kesin çözüm değildir. Sadece deneme yanılmalarla, bazı kişilerde kısmi faydalar görülen uygulamaların tekrarlarıdır.

Çeşitli tıbbi müdahaleler de, streslen bozulan dengeleri, yeniden düzeltme terapileridir…

Bir takım antistres ve antioksidan ilaçlar deneniyor. Bunların çoğunun yan etkileri, vücut mekanizmasının diğer organlarını tahrip ediyor. Yani, zarar ve fayda dengesi tartışılır…

Tamamlayıcı tıp’ta da ayran, siyah çay, akvaryum ve balık tutma gibi hobiler tavsiye ediliyor. Bunların yan etkileri yok, fakat sadece “nefsi tatmin” etkileri kadar, kısmi fayda sağlıyorlar. Peki, stresin en etkin ilacı veya çaresi nedir?...

Bu çok ciddi konuyu iyi anlamak için, öncelikle strese en doğru teşhisi koymak şarttır.

Stresli bir insan; sıkıntısını “Rûhum daralıyor, sıkılıyor veya işkence çekiyor” diye tanımlar.

Oysa Ruh hiçbir zaman daralmaz, sıkılmaz ve işkence çekmez. Çünkü Ruh, madde değil ve fiziksel bir şey değil, İlâhî bir cereyandır… Tedavisi de ilâhi âmil ve faktörlerle olmalıdır.

Yunus ermenin “bir ben vardır benden içeri” dediği gerçek benlik iki kısımdır. Ruh ve Nefs. İnsanın yaşantısı, sadece nefs’ini etkiler, Rûh’unu değil. İşte daralan da, sıkılan da ve işkence çeken de Nefs’tir… Kas ağrılarını, “kalp ağrısı” diye algıladığımız gibi, nefis hastalıklarını da genellikle “Ruh hastalığı” şeklinde algılar ve öyle tarif ederiz. İşte esas yanılgı budur…

"Az" konuşan fakat "öz" konuşan büyükler vardır. Babam da bunlardan biridir.

Çok sık bir arada olamadığımız için, benim için bu "öz" konuşmalar daha da kısa olur. Birkaç yıl önce öyle bir laf söyledi ki, sustum kaldım. Uzun süre kafamın içinde dolandı söylediği o cümle. "Strese girenin, imanından şüphe ederim!" demişti babam…

Stresle ilgili kitaplar okuyan, zaman zaman "stresle mücadele" konusunda seminerler veren biri olarak, o cümleyi çok ağır bulmuştum. Çünkü, yaşadığımız yüzyılın en önemli problemlerinden biri olan stres hakkında bu kadar kesin ve keskin bir ifade duymamıştım hiç.

Geçen yıl memlekette bir meslektaşla otururken, hayatın sıkıntıları ve zorlukları konuşulmaya başlanınca, bende kendisine stres ve stresle mücadele hakkında bildiklerimi anlatmaya başladım. Arkadaşım da benimle, kendi birikimlerini paylaşıyordu. Bir ara babamın söylediği o "Strese girenin imanından şüphe ederim!" lafını attım ortaya. Arkadaşım "çok doğru bir cümle" dedi. "Hatta bir insan stres yüzünden hasta olursa, Allah o insana bunun hesabını sorar" diye de ilave etti…

Stres; halkın bildiği ve kullandığı anlamıyla, sıkıntıları kafaya takarak, vücudun otomatik dengelerini bozmak demektir… Sıkıntılar insanı mutsuz, mutsuzluk da insanı hasta ediyor.

Hayatta insanı strese sokan o kadar çok şey var ki. Herkes dert edinecek bir sıkıntı bulabilir...

Sıkıntılarla dolu bir hayat denilince, benim aklıma hep Peygamberler geliyor.

Allah (c.c.) Peygamberlerin kıssalarını ayrıntılarıyla bize, okuyup, ibret almamız için bildirir... Onların her biri, her türlü sıkıntılarında tam bir iman ve teslimiyet ile yüce Allah’a tevekkül etmişlerdir. Hiç birisi asla strese düşmemiştir… Çünkü onların, “mutmaîn” nefisleri vardır…

Hz. Eyyüb A.S.’ı hastalıklarla, Hz. Nuh A.S.’ı oğluyla ve kavmiyle, Hz. Lût A.S.’ı eşiyle ve tüm peygamberleri çeşitli sıkıntılarla imtihan eden Yüce Allah, elbette bizleri de bir takım sıkıntı ve musibetlerle sınayacaktır. Sabır, hamd ve tevekkülümüz kadar mükâfatlanacağız…

Âlemlere rahmet olarak yaratılan Hz. Muhammed SAV. bile, evlat acılarıyla sınanmadı mı?

Beş defa evlat acısıyla imtihan edilmiş bir Peygamberin ümmeti olduğumuzu unutmamalıyız. Peygamberlerin, Allah tarafından özel seçilmiş oldukları gerçeği, "onları" acılara tepkisiz kalacakları anlamına gelmez. Bize düşen, hayatı doğru anlamaktır…

Stres ile iman arasındaki ilişki, kafamın içinde uzun zamandır dolanıyordu. Bir okuyucum bana öyle bir söz gönderdi ki, o sözü okuyunca kafamın içinde dolanan cümleler köşe yazısına dönüştü. Bu yazıyı da o güzel sözle bitirmek istiyorum.

Çok sıkıldığınız zaman bu cümleyi hatırlayın. Hatta bana kalsa pano veya levha haline getirilip ev veya işyerlerinin duvarlarına asılması gereken bir sözdür bu...

Bir gün dünyaya ait büyük bir derdin olursa, Rabbine dönüp "yâ Rabb, benim büyük bir derdim var!" deme sakın!...

Derdine dönüp, "Ey dert ve ey musibet, BENİM BÜYÜK BİR RABBİM VAR!" de...

*******

İşte bu sözü söyleyebilmek için, dert ve musibetlere meydan okuyabilmek için, Allah’ın (c.c.) sadece varlığını bilmek yetmez. O’nu bütün Esmâ ve Sıfatlarıyla tanımaya ihtiyaç vardır. İlminin, Kudretinin ve diğer bütün sıfatlarının sınırsız olduğunu idrak etmek şarttır…

O’nu tanımanın, böyle bir idrakin ve imanın, en emin ve kısa yolu; asrımızın en seçkin İslam âliminin Kur’ân tefsirlerini, yani Risale-i Nur Külliyatını anlayarak okumaktır…

Bu güzide eserleri anlayabilmek ve onları okumayı zevk haline getirmek de, nurterapi’lere ve sohbetlere sürekli devam etmekle mümkündür…

Yabancı dil öğrenmenin bile bir bedeli olduğu gibi, bu eserleri okumanın da bir bedeli elbette olacaktır. Bunun için de, azim, gayret ve kararlılık şarttır…

 

[Kadîm dostum] A.Raif Öztürk

Derleyen: Selahaddin Vatansever

Facebook'ta Paylaş Twitter'da Paylaş