Küresel ahzâbın karşısında - Metin Karabaşoğlu

4.139 Görüntüleme MAKALE 0 Yorum

MEDİNE’NİN YÜZYÜZE geldiği en büyük saldırıydı Ahzâb savaşı. Bedir’de yenilen, Uhud’dan umduğu sonucu devşiremeyen Kureyş, bu kez Arabistan’ın bütün hizipleriyle birleşerek Medine’ye karşı ortak bir yürüyüşe geçmişti.

Bu birleşik hizipler tablosunda, Kureyş müşriklerinin yanında, Arabistan’ın büyük müşrik kabileleri, Hayber Yahudileri, ‘Medinetü’n-nebî’ (Peygamber şehri) haline geldiği için Yesrib’e küsen Ebu Âmir Fâsık ve taraftarları ve başkaları vardı. Dahası, Medine’nin yanıbaşındaki Kuba’da yaşayan Benî Kurayza Yahudileri, Peygamberle yaptıkları anlaşmaya rağmen, bu birleşik hiziplerle bu anlaşmaya ihanet hususunda sözleşmişlerdi. Yanısıra, Medine içinde münafıklar, Allah ve Resûlü hakkında türlü çeşit zanlar üreterek mü’minleri demoralize etmeyi amaçlıyorlardı.

Bütün bu hiziplerin tek hedefi vardı. Medine’yi işgal edip Hz. Peygamberi ifna ederek İslâm’ı tarih sahnesinden silmek.

Onların bir gün ansızın Medine’ye saldırmak üzere yapmış oldukları bu plandan günler önce haberdar olan Hz. Abbas, haberi bir ulak vasıtasıyla hızlıca Medine’ye ulaştırdığında Efendimiz aleyhissalâtu vesselam ve sahabilerin başvurduğu tedbir, Selman-ı Fârisî’nin kabul gören önerisiyle, şehrin surlarla çevrili olmayan açık kısmına ikibuçuk metre derinliğinde, dört metre genişliğinde ve yaklaşık dört kilometrelik bir hendek kazmak oldu. Çok kısa bir zamanda bu kadar geniş bir hendeği kazmak harikulâde bir neticeydi. Gıda bakımından kıtlığın sözkonusu olduğu bir dönemde, mucizelere de mazhar olmuştu Efendimiz aleyhissalâtu vesselam ve sahabiler. Az bir hurmanın herkesin doyacağı şekilde bereketlenmesi; Cabir radıyallahu anhın davetine Efendimizin bütün sahabileri çağırmasına karşılık en fazla on kişilik yemeğin yaklaşık dörtyüz kişiye yetmesi gibi mucizeler...

Bu mucizelerin en manidarı ise, hendek kazılırken sahabilerin karşısına çıkan ve bir türlü parçalayamadıkları; parçalanamadığı takdirde ise müşriklerin Medine’ye saldırısı için bir geçit işlevi görecek olan kocaman kaya ile ilgiliydi. Bu kayanın durumu haber verildiğinde Efendimiz âlemler Rabbine yönelip dua ederek kayaya üç balyoz vuracak; bu üç vuruşla kaya parçalanacak ve her vuruşta herkesin gördüğü bir nur parıldayacaktı. Her parıldayışta, Efendimiz aleyhissalatu vesselam, sahabilerine İslâm’ın istikbalini haber verdi: “Bana Medâyin’in sarayları gösterildi.” “Bana Busrâ’nın sarayları gösterildi.” “Bana Yemen’in sarayları gösterildi.”

Mü’minler Medine’de 28 gün boyu Arabistan’ın birleşik hiziplerinin, yani ‘ahzâb’ın kuşatması altındayken, münafıklar, Efendimizin mazhar olduğu bu mucizeyi akıllarınca alaya almaya yeltendiler. İçlerinden, “Muhammed bize şuraların şuraların saraylarının fethedileceğinin haberini veriyor, halbuki biz üç adım öteye çişimizi yapmaya gitmeye bile korkuyoruz” diyecek kadar düşkünleşenler oldu.

Ahzâb sûresinin haber verdiği üzere, münafıklar ile onlardan etkilenen ‘kalbleri hastalıklı’ kimselerin Allah ve Resûlü hakkında türlü çeşit zanlara düştüğü bu kuşatma şartları, mü’minlerin ise sadece imanını arttıracaktı. Zira âlemler Rabbi, iman etmelerine karşılık başıboş bırakılmayacaklarını; malları ve canlarıyla sınanacaklarını bildirmişti kendilerine. İşte, Allah’ın vaad ettiği ağır bir sınanmaydı yaşadıkları...

Sonuç, 28 günlük sonuçsuz bir kuşatmadan sonra müthiş bir fırtınaya maruz kalan hiziplerin kuşatmadan vazgeçip elleri boş halde evlerine dönmeleri oldu. Bu, birleşik hiziplerin Medine’ye karşı son saldırısıydı. Bundan sonra, bir daha Medine’ye saldıracak mecal bulamadılar.

Buna karşılık, Allah’ın vaad ettiği fetih de gerçekleşip Mekke İslâm’a teslim olduğunda, Resûlullah aleyhissalâtu vesselam, bizim ‘Hendek savaşı’ diye bildiğimiz o Ahzâb savaşı günlerine atıfla, “Allah sözünü yerine getirdi, kuluna yardım etti ve birleşik hizipleri tek başına yenilgiye uğrattı” diye hamdedecekti...

Ve sonraki yıllar içinde İslâm, tam da Peygamber aleyhissalâtu vesselamın haber verdiği şekilde Medâyin (Mezopotamya-Anadolu-İran), Busrâ (Mısır-Afrika) ve Yemen (Hint alt-kıtası, Uzakdoğu) üzerinden üç kıtaya yayıldı.

İslâm, kök saldığı bu üç istikametten, bu tarihten sonra asla sökülüp atılamadı. Ne Moğollar, ne Haçlı seferleri, ne sonraki asırlardaki Avrupa istilası İslâm’ı bu üç istikametten gerisin geriye sürüklemeye muktedir olabildi. İşgal de etseler, asla fethedemediler...

Bu yöndeki son büyük saldırı, modern dönemlerde önce, Batının birbiriyle rekabet halindeki hiziplerinin birleşik halde beraberce İslâm’a ve Müslüman topraklarına yönelik bir harekâta girişmesiyle gerçekleşti. Hollanda gibi ufacık Avrupa ülkelerinin bile Müslüman topraklarından ‘sömürge’ devşirdikleri bu dönemin ‘öldürücü darbe’ye heveslendiği safha ise, Osmanlı’yı ve İstanbul’u hedef alan Birinci Dünya Savaşı günleriydi. Bediüzzaman’ın “Devaü’l-Ye’s”ini ve “Rüyada Bir Hitabe”sini, Mehmed Akif’in “Çanakkale Şehitlerine” şiirini işte o günlerin şartları içinde düşünerek hakkıyla anlayabiliyor insan.

Sonrası, Müslümanların bilfiil Batının sömürgesi olmaktan adım adım kurtuldukları, ama bu kez Batının Müslüman isimli ‘mutemed’ adamlarının ve hiziplerinin sultasına mecbur kaldıkları dönemdi. ‘Kurtarıcı’lardan ‘kurtulma’ mücadelesine mü’minleri mecbur bırakan dönem...

Neredeyse yüzyıl süren bu dönemden sonra, mü’minlerin bu ülkede ve başka coğrafyalarda gerçek anlamda bir ‘kurtuluş’ imkânına kavuştukları; dahası, kurtuluşlarının birbirinin kurtuluşuna baktığının farkına vardıkları; bu bakımdan, Bediüzzaman’ın ümidiyle ‘uhuvvet-i İslâmiyenin mucizelerinin görüleceği’ bir zeminin ipuçlarının görüldüğü bir zeminde bu ülkede, Suriye’de, Mısır’da, İslâm coğrafyasının diğer kısımlarında yaşananlar, bana bir ‘küresel ahzâb’la yüzyüze olduğumuzu hatırlatıyor. İslâm’ın ilk döneminde nasıl Arabistan’ın birleşik hizipleri beraberce sahabilerin üzerine saldırdıysa, bugün de yerkürenin İslâm’a karşı birleşen bütün hizipleri bir ‘küresel ahzâb’ sûretinde her koldan, her imkânla Müslüman dünya üzerinde hâkimiyetini koruma mücadelesi veriyor. Küresel ahzâbın, bu uğurda her oyuna ve her ittifaka açık halde, ümmetin gerçek anlamda kurtuluşunun, küresel zulme karşı direncinin ve ittihad-ı İslâm’ın simgesi ve ümidi olmuş isimleri hedef tahtasına yerleştiren bir ‘küresel ahzâb’ karşımızdaki...

İslâm coğrafyasında epeyce zamandan ve özelde bu ülkede yakın zamandan beri olup bitenlerin benim dünyamdaki karşılığı bu...

Dolayısıyla, ümmetin ümidi ve simgesi olmuş isimleri uğradıkları her türden saldırıya karşı savunmak da, basitçe bir ‘siyaset’ meselesi değil.

Nerede ve niye durduğumu, niye bu açık ve bazılarına göre mert, başka bazılarına göre sert bir şekilde bu duruşumu ifade ettiğimi merak edenlere, cevabım kısaca budur.

Metin Karabaşoğlu / 18.12.2013

www.karakalem.net

Facebook'ta Paylaş Twitter'da Paylaş Google Plus'ta Paylaş