Haset günleri...

646 Görüntüleme MAKALE 0 Yorum

Empati diye bir görev vermiştir insana Yaratıcısı. Güzel ama zor bir görevdir bu. Kızılderililer yapmış en güzel tarifini: “Bir başkasının ayakkabılarının içinde gezmek.” Her türlü anlaşmazlığın devası, kanlı kavgaların hazır ilacı, huzur ve barışın sahici mayasıdır empati. Gözlerini muhatabınla değiş tokuş etmeni ister: “Bir de onun bulunduğu yerden bak!” Eleştirdiğin, kızdığın, öfkelendiğin kişinin yerine geçmelisin. Yeni Türkçe ile ifadesi “duygudaş olmak.” Eskimezlerin ‘hemhâl” olmak dediği belli ki… Neyse…

Bugün biraz ‘empati’ denemesi yapalım. Diyelim ki bir nevi ‘şeyh’ olmuşsun, olmak üzeresin. Çokça tartışmaya giriyor ve kazanıyorsun da. Televizyonlarda reyting yapıyor görünmen bile. Söylediklerin ilgi uyandırıyor; güzel! Kötü bir niyetin yok elbet; hizmet ediyorsun, ders halkaların genişliyor. Kur’ân hizmeti bu… Müritlerin sana mıh gibi bağlı. Cübbelisin ya da ceketlisin fark etmez. Sakalın uzun da olabilir kısa da. Hafızlar yetişiyor dergâhında. Müritler, öğrenciler, talebeler, bağlılar, ihvan, takipçiler adını hürmetle alıyorlar ağızlarına; elhamdülillah.

Bu arada asıl sahneyi unutmayalım. İnsanın ‘Âdem’ diye göründüğü sahnede İblis de hazırdır. Sahneden hiç eksilmez şeytan. Hiç durmaz, yorulmaz, ümit kesmez insandan. Tatili yoktur; işi gücü fitnedir. Kulluk derdine düşen herkese her an bulaşır. En ileride olanları boş bırakmaz. Gol atmaya koşanların yüreğine çelme atar, acımadan düşürür, rezil eder. Mevlana’nın Şeyh San’an hikâyesi meşhurdur. Hiç bilinmez yönlerden gelir şeytanın desiseleri. Hayırlı işlerin tam ortasına tatlı yemler saklar. “Tuzaktan kurtulma tuzağı” bile kurar insana canı çıkasıca. Koskoca İbrahim’in[as] bile ‘put kırma putu’ diye bir şeyi ima ettiği söylenir. Son ve büyük putu kırmama sebebi oymuş meğer. Hafazanallah!

Sen tam vazifeni yapmış olmanın huzuruyla memnunken, içerinden bir yerden, galiben sağ taraftan, sessiz adımlarıyla biri yaklaşıverir. Maskelidir, makyajlıdır. “İyilik” diye gösterir kendini “kötülük…” Kabil’e kardeş kanı döktüren o ‘şey’ gelir bulur seni. Kur’ân’ın özgül ağırlık merkezinde, Felak Suresi’nin uç cümlesinde işaretli, ‘şer’ değilmiş gibi o şer’ yakana yapışıvermiştir: ‘…ve min şerri hasidin izâ hased…”  “Haset ettiğinde hasetçinin şerrinden sığın”malı insan Felak’ın Rabbine. Böyle bir emir varsa, böyle bir tehlike hep var demek ki. Sığınma çağrısı varsa, taarruz da olmalı. Haset dediğin şey, bir bulaşıcı bir bulaşıcı ki… Öyle görünmez, öyle saydam ki… Bir anda kendini öznesi olarak bulursun.

Şöyle olur meselâ. Biri vardır; senden önce yaşamıştır; güzel bir miras bırakmıştır; yazdıkları etkilidir, insanı yeni baştan inşa eder. Adı hayranlıkla anılır. Ayrıca, etrafında hurafe üretimine de izin vermemiştir. Türbesi yoktur; sağlığında sıkı bir dua etmiş ve kabul olmuştur; mezarı kayıplardadır. Kimseler kendisini türbeleştirip de eserlerine karartma uygulayamaz. Türbesinin yeşili yıpranmış penceresine avuçlarını sürüp üfleyerek, bıraktığı hikmet mirasına karşı sorumluluğu kurnazca üzerinden atmalara fırsat vermez. Kapısından rükû halinde geri geri gitme sahnelerini de görülmüş değildir. Sağlığında “Hoc’efendi” diye diye elini eteğini öpmeye gelenleri yarı yoldan geri çevirmesi dillere destandır. Kendisine aşırı hürmet besleyenlere ‘ben şeyh değilim!” demekten çekinmez; sivil ve delikanlıdır.

Postu olmamıştır; sadece yazmıştır; kendi sözlerine değil Kur’ân’a çağırmıştır. Sözler’i Kur’ân ve Allah’ın Elçisini şeffafça anlatan duruluktadır. Sadece Kur’ân hatırına var olacak, Elçi’nin hatırını yükseltecek diri eserler bırakmıştır. Sözel irşadın yerine yazılı irşadı ikame etmiştir. Şeyh-mürid silsilesinin yerine, isteyen herkesin doğrudan erişebileceği saf bir kaynak ortaya koymuştur. Adı Said Nursi’dir.

Daha gençliğinde, Osmanlı Dersaadet’inde, zekavetinin sıradışılığını fark eden çağdaşları, haklı olarak ‘Bediüzzaman’ unvanı vermiştir. Oysa kendisini  ‘Garibüzzaman’ diye bilir. Sonuçta o da ‘güzel bir kul’dur; öyle yâd edilir, ‘Üstad’ diye anılır ağızlarda. Kimse zorlanmaz üstatlığını kabulde. Devasa külliyatı meydandadır. 

İyi de, güzel de; nefis tayşıyorsun, herkes gibi, haset seni rahat bırakır mı? Yeni diye söylediğin her söz, Said Nursi’nin eskiden söylediklerinin parantezi içinde kalır. Hangi güzel düşünceyi ortaya koysan, dudak bükerek küçümsediğin, nakilci olmakla itham ettiğin Nur talebeleri “Üstad der ki” diye başlayan bir alıntı yapar; ufkun çoktan fethedildiğini görürsün. Senin bin bir emekle ortaya koyduğun onların ağzında olağanlaşmıştır adeta. Kızarsın içinden; “mirasyediler sizi!” der içinin içi… Aslında seviniyor olman lâzım; hakikat insanlığın malı değil midir! “Gerçeğin güzelliği benden önce de bir kalbe dokunmuş, şükür!’ diyordur kalbin.

Ama şeytan bu, hiç boş durur mu? En güvendiğin yerden vurur seni. Hasedin gizlice biriktirdiği öfke ilk fırsatta açığa çıkar. Bahaneler arattırır sana… Seksen küsur yıllık ömrünün hiçbir noktasında, üstelik en zor kritik dönemleri yaşadığı halde, Said Nursi’de bir sapma ve savrulma göremezsin. İlimse, sonuna kadar! Belagatin ince kıvrımlarında dolanır tebessümle. Mücahitlikse, esir oluncaya kadar savaşmalar, esirken bile kâfire ayağa kalkmamalar, idam sehpalarına gülümsemeler… Entelektüel birikimse, Osmanlının en saygınlarıyla kol koladır, Cumhuriyet döneminde herkes susmuş o yazmıştır. Delikanlılıksa, dibine kadar; Sultan Abdulhamid’i uyardığı için deli diye damgalanmayı göze alacak kadar doğrucu. Çile ise, hücre hapsinin en dehşetlisini, en soğuğunu o yaşamıştır. Cesaretse; devrin diktatörüne ‘Paşa paşa, hainin hükmü merduttur!’ deyişi ortadadır. Tevazuya gelince, ‘Ben beni sevmem, beni sevenleri de sevmem…” deyişi hala yankılanmaktadır.

Kur’ân’a talebe olmaksa, en ince harfinin hatırını sormalar, ayetlerin katmanlarını nezaketle açmalar onun rahlesinde öğrenilir. Denge arıyorsan, en kritik itikat sorunlarını, zarafetle çözmesiyle ünlenmiştir. Dönüşüm ve devrim, yenilik ve heyecan arıyorsan, kadere ve haşire dair yazdıkları emsalsizdir; esmayı hayata taşımış, bambaşka bir iman dilini dolaşıma sokmuştur.

İnsanız işte; hasetle malulüz. Hasedin içeride biriktirdiği öfke patlar; kontrolsüz tahkir sözleri söyletir, ‘kibirli işte! dedirtir, “Kâfirlere de cennet veriyor” diye çemkirtir. Hepsi asılsız çıkar ama ne fayda. Adı konulmamış o derin öfkeye sebep olacak sahici bir neden bulamazsın, kıvrandırır seni…  Çaresiz, “Bana yazdırıldı” sözünden medet umarsın da, pes perdeden “peygamberlik iddiasında bulundu” demeye getirirsin. Bu da yetmeyince, ebcet ve cifir hesaplarına sardırırsın. “Bana ihtar edildi” ifadesinin nezaketine kafa yoracak niyetin ve nezaketin olmadığı için, “Allah’la konuştuğunu iddia ediyor” çirkefini üzerine atarsın. Sonunda, en sonunda, sırası gelmişken, dumanı üzerindeyken, moda olmuşken, en çirkin nifak örgütü Fetö ile ilişkilendirirsin. Adını hayli bayat ürünün gezdiği mehdi pazarına sürersin.

Anlamaya çalışın işte: Bediüzzaman Said Nursi’ye haset etmeyeceksin de, kime haset edeceksin!

Senai Demirci

Risale Haber

Facebook'ta Paylaş Twitter'da Paylaş Google Plus'ta Paylaş