Günümüzü gün edelim - 1 - Mustafa Ulusoy

4.735 Görüntüleme MAKALE 0 Yorum

Edemezsin. Unut bunu. İmkanı yok. Yalnızca gününü gün ettiğini sanır, bir güzel kendini aldatırsın.

Yaralısın çünkü.

Bir tane de değil, doğduğundan beri hem sol hem sağ yanına yuvalanmış iki derin yarayla yaralısın. İstersen, varoluşuna mayalanmış iki yara da diyebilirsin sen buna.

Hadi canım sen de, diyorsan, başını sağa çevir. Çevirir çevirmez göreceğin yaranın adı, “Müz’ic ve hadsiz bir acz-i beşerî,'' dir. Nam-ı diğer, sonsuz güçsüzlük yarası –yahut yangı mı demek gerek?-  O sahip olduğunu sandığın güç ve iktidar ateşini ne kadar beslesen de körüklesen de nafile. Hükmün hayata geçmiyor işte. Hafif bir esintide bile sönüveren o ateş var ya,  hayat rüzgarının gözünde kibrit çöpünün kavındaki alevden bile biçare. İşte o sensin.

İnandırıcı gelmiyorsa, şöyle bir göz gezdir sergüzeşt-i hayatını. Kaç bin kez kendini aciz, yetersiz, güçsüz ve çaresiz hissettin. Kaç bin kez çarnaçar kaldın. Şimdi, bu sonsuz çaresizliğinle gününü gün mü edeceksin? Neyi kutluyorsun? Sefaletini mi, yaşamın sana nasıl da el ense çekip tuş ettiğini mi? Bu güreş minderinde sırtın yerde, ağır bir yenilgiyle  sere serpe yatmayı mı kutlayacaksın?

Sen bilirsin. Kendini kandırmaya devam etmek, senin tercihin. Amma, şunu bil ki, vicdanını susturabilmenin bir yolu daha keşfedilmedi inan. Bu tür işlere el atmış, fazla konuşup da can sıkan vicdanları öldürüp üstüne beton döken babayiğitler yok daha. Sen müziğin sesini sonuna kadar açıp, kafanı bulutlandırıp onun sesini kıstım sanırsın belki, ama onun sesi ruhuna da sızar  kalbine de. Sen o sızıntıyı başka şeylere yorarsın ya da yoracak bir şey bulamazsın da bir mana veremez kafa da yormak istemeyebilirsin. Ama şu var ki bir şeyi yok sayman onun var olmadığı anlamına gelmez. Hani der ya Zamanın Bedii: ''Gözünü kapayan kendine gece yapar.''

Sen günümüzü gün edelim dediğinde, sağ yanından derin bir acizlik sızısı bastıracak kalbine. Tadın tuzun kaçacak. Keyfin yerle yeksan olacak. Kafana kaygılar takılacak. Kuruntular vesveseler hücum edecek. Bir gelecek kaygısı bastıracak bir geçmişin elemleri saldıracak. Önden ve arkadan kuşatılacaksın. Beşeri olan acizliğin doruğunda soluğun kesilecek. Kaç kez başına geldi, biliyorsun. Bir de ben hatırlatıyorum, hepsi bu.

Dur, daha bitmedi.

Şimdi de başını diğer yana çevir. Çevir de gör, ''Elîm, nihayetsiz bir fakr-ı insanî,'' denilen diğer yarayı  gör.

Sana hükmeden sonsuz fakirliğin, sonsuz noksanlığınla mı gününü gün etmeyi hayal ediyorsun. Buna ham hayal denir. Ben fakir makir değilim diye nutuk atma. Hanların hamamların olmuş ne fayda. Bunun adı varoluşsal acizlik. Zengin fakir, kadın erkek, genç yaşlı, dahi derecesinde akıllı ahmak dinlemeyen bir acizlik bu. Hepimizin dem ve damarlarına kadar işlemiş olan fakirlik. Issız bir odada milyon dolarların olsa da hiçbir şeyin yokmuş gibi hissettiğin, bomboş hissettiğin, içini dolduran sonsuz boşluk denilen fakirlik. Ölürken yanında hiçbir şey götüremediğin o halin var ya, işte o fakirlik. Akıl küpü olmanın, malın mülkün sökmediği haller var ya, işte o anlarda da hüküm süren fakirlik. Milyonlarca seveninin ortasında hissettiğin o yetmezlik, o içini kemiren kimsesizlik var ya, işte o. Yetemiyorum, dediğinde içine yuvalanan fakirlik bahsini ettiğim. Sanki hiçbir şeyin sahibi değilmiş gibi hissin var ya, işte o. Sanki yoksun. Sanki hiçbir şeysin. Öyle değil misin? Bütün elindeki avucundakileri sarf etsen de çözemediğin sorunlar var ya, işte o fakirlik.

Hala fakirliği anlamadıysan, mesela şunu dene. Bilgisayarı, televizyonu seni senden koparan bilumum cihazları kapat. Haberleri seyretme. Bir saatliğine odanın ışıklarını da söndür. Sonra kendi içine bak. Göreceksin fakir misin zengin misin, nesin, kimsin?

Ya kendini tanımıyorsun ya da tanıyorsun da görmezlikten geliyorsun dünyadaki gerçekliğini. Arkanda ''Cesim bir arslan'' saldırmak için beklerken, hayatın tadı nasıl çıkar, bir söylesen de tüm insanlık öğrense. O aslan ki ölümün bir mecazi sureti, kafesinde volta atarken sabırla beklemekte, kafesin kapısının açılacağı vakti.

Faniliğinin  gürleyen sesi hiç eksik olmadı, kalbinin kulağında uğuldayıp duruyor. İnanmıyorsan, birkaç saniye önceki haline bak. Elinde mi o anlar şimdi? İstersen daha somut olsun diye bir gün önceye dön de bir günün nasıl ölüp elinden kayıp gittiğine bak. İstersen haftaları, ayları, seneleri gözünün önüne getir. Kaç yaşındaysan, o yaşı düşün. Neredeler? O yıllar akıp gitti de şimdikiler mi kalacak.  Hayatın tadını çıkarıyormuş numarasını boş ver Allah aşkına.  Aslan aç aç bakarken, kafesinin önünde  suratında bir sırıtış, göğsü sahte bir cesaretle şişmiş, safari şortuyla fotoğraf çektiren turist gibisin. Hayat turistik bir gezi değil, sen de turist değilsin. Olsa olsa o kafesteki aslanın yemisin. O seni bulur sen ona gitmesen de. Hatta ölmeden önce bulur ve işaretlerini bırakır önüne. Saçlarında beyazlık olarak işaretler bırakır, bükülmeyen dizlerinde işaretler bırakır. İyileşmeyen bir hastalık olarak yakalar seni.  Ama bulur. Nereye kaçarsan kaç bulur. Nereye saklanırsan saklan bulur.

''Bir şeyler içelim, işret edelim. Kafaları çekelim. Kafa bulalım. Kendimizden geçelim. Eller havaya, dans edelim. Unutalım dertleri, tasaları. Felekten bir gün çalalım.''

Gerçekten komedi bu. Safari şortunla iyi poz veriyorsun ama komik kaçıyorsun unutma. Diyorsun ki, babam, annem ya da çok sevdiğim birisi darağacında asılı olsa, ya da komada şuuru gitmiş yatsa, eğlenebilirim, kendimden geçer, eğlenceye gark olabilirim. Hadi canım sen de, kargalar bile güler buna. Kimse kanmaz buna ama kendini de kandırma. Sevdiklerinin bir gün öleceğini biliyorsun. Onları toprağın altında düşündükçe tüm keyfin kaçıyor. Hayat gözünden düşüp tuzla buz oluyor. Tam eğlencenin göbeğindeyken aklına düşen bu düşünceler seni ürkütmedi mi kaç kez, doğru söyle. Sen felekten bir gün çalayım derken, o seni bilmem kaç kez yere çalmadı mı? Avlamaya giderken avlanmadın mı?

''Gözü önünde bir darağacı dikilmiş, bütün sevdiklerini asıp mahvediyor, onu da bekliyor. Hem bu hali ile beraber uzun bir yolculuğu var, nefyediliyor. ”

Diyorsun ki, ben de Zamanın Bedii gibi  aynı şeyi düşünüyorum, hayat elde tef dilde meşk ile geçmez. O zaman şunu da hatırlayalım. Eğlenmek derken, sadece bir eğlence merkezine gidip dans edip eğlenmeyi, içki içmeyi, esrarla, kokainle kafa bulmayı anlamamak lazım. Bu bazen koyu bir gıybete dalmakla olur, bu bazen saatlerce cazibedar siyasi konuları konuşmakla olur, saatlerce internette boş boş gezinip vakit öldürmek olur, bu olur şu olur. Mesele, nefse hoş gelen, helal dairesinde olmayan, Mutlak Varlık'ın izin vermediği şeyleri sırf nefsi hoş tutmak için yapmaktır eğlence.

Unutmamalı. Her insanın bir zayıf noktası, her nefsin meftun olduğu bir hazzı ve zevki vardır. Herkes, isterse kendi nefsinin zayıf olduğu halkayı bulabilir.

Yine de her şeye rağmen gününü gün edeceğim diyorsan, elbette buyur.

''Anın tadını çıkar''

Çok beklersin ama.

Not: Bu yazıyı Said Nursi'nin Sözler kitabının 7. Söz'ünden esinlenerek yazdım. Konuya devam edeceğim inşallah.

Mustafa Ulusoy

www.mustafaulusoy.com

Facebook'ta Paylaş Twitter'da Paylaş Google Plus'ta Paylaş