6.851 Görüntüleme Ümit Hikayeleri 0 Yorum

Eğer aklınızı yitirmemişseniz bir hastane koğuşunda gereğinden fazla bir gün bile kalmak size ağır gelir. Hastaneler ne kadar modern olursa olsun, Allah ne gerektiğinde eksik etsin ne de insanı oralara düşürsün derim. Belkemiğimdeki bir rahatsızlık yüzünden ameliyat olmam gerekiyordu. Doktorların dediğine göre, en az altı ay alçıda kalacaktım.

Hastane hayatı, ilk önceleri bana pek de fena gelmedi. On yataklık koğuşumuzdaki hastaların hiçbiri hastaneden çabucak kurtulabilecek durumda değildi. Solumda yatan adam bir otomobil kazasında ağır şekilde yaralanmıştı. Sağımdakinin ise belkemiği benimkinden beter haldeydi.

Her şeye rağmen, ümitsiz değildik. Bol bol şakalaşıyorduk. Hastabakıcılar da pek iyi insanlardı. Fakat, hastalığa her zaman güler yüzle tahammül etmek bazen çok zor oluyordu. Kendimizi sinirli ve yalnız hissettiğimiz anlarımız da olurdu.

Günün birinde, bütün hastane sinirime dokumaya başladı. Alçı içinde, sırtüstü yatıyordum. Okumak, radyo dinlemek ve yatakta başvurulabilen her türlü eğlence, benim için cazibesini kaybetmişti. Yatıp düşünmekten başka bir şey yapamadığım için, düşüne düşüne çıldıracak hale geliyordu.

‘Ah, bir yataktan kalkabilsem, bir gün dolaşabilmek için, hayatımın geri kalan kısmını seve seve feda ederim’ diye düşünüyordum. İnsanları otomobil kullanırken, dükkanlara girip çıkarken görmek istiyordum. Otobüse atlamak, ufak bir lokantada yemek yemek gibi, bir zamanlar sıradan saydığım birçok şey, birdenbire gözümde çok önemli bir şekilde bürünmüştü. Hastanede geçirmek zorunda olduğum aylar gözümde büyüyordu. Sıkıntının gün gün arttıkça, bir an önce ölüp kurtulmak istemeye başladım.

Ben bu durumda iken, günün birinde hastabakıcı bana bir mektup getirdi. Tanıdıkların, bir an önce iyileşmemi temenni eden beylik mektuplarına alışık olduğumdan, önce aldırış etmedim. Fakat, zarfa dikkatle baktıktan sonra, iş değişti.

Dört köşe mavi zarfın üzeri ince bir el yazısıyla yazılmıştı. Zarfın gönderen kısmında Elizabeth Carr adı kaydedilmişti. Bu ad bana yabancıydı. Belki de karımın arkadaşlarından birine aitti. Zarfı açınca, on sayfalık uzun bir mektupla karşılaştım. Mektup şu sözlerle başlıyordu:

“Merhaba! Adresini nasıl bulduğumu sana söylemem. Bu sır bana aittir! Yatağına bağlı olduğunu bildiğim için, sana Colorado’ya , Büyük Kanyon’a yaptığım seyahati anlatmak istiyorum…”

Mektup, neşeli ve samimi bir ifade ile yazılmıştı. Bir kötürüme yardım etmeyi vazife bilen hayırsever ihtiyar kadınlardan biri tarafından yazılmadığı ilk bakışta belli oluyordu. Kim olursa olsun, Elizabeth Carr, neler hissettiğimi ve istediğimi biliyor ve ona göre hareket ediyordu.

Mektubunda, kanyona çıkan yoldaki katır sürülerinden, Allah’ın yarattığı o harikulade çiçeklerden, tabiatın değişen renklerinden, kanyonun üzerinde birbirini kovalayan neşeli bulutlardan, sonsuz derinlik ve mesafelerden bahsediyordu. Birkaç sahifelik bir mektup beni adeta, hastane köşesinden almış ve Büyük Kanyon’un kucağına götürmüştü.

Elizabeth Carr, mektubunu şu cümlelerle bitiriyordu:

“Bir iki gün sonra şirin bir kasabaya hareket edeceğim. Fakat mektuplarımı okuyacak birini bulduğum için, sana yazmaya devam edeceğim.”

Meçhul kızın mektubu, bana sıkıntımı unutturmuştu. Onu bir kere daha okuduktan sonra, yanımdakine uzattım; o da mektubu iki defa okuyup yanındakine verdi. Mektup, buruşmuş ve yıpranmış olarak bütün koğuşu dolaşıp bana geri geldi.

Mektup bana gönderilmiş olmakla beraber, o kadar ince hisli ve anlayışlı bir insan tarafından yazılmıştı ki, herkes bunu kendisine gönderilmiş gibi okuyabiliyordu. O günden sonra dertlerimizi unutarak Büyük Kanyon ve Elizabeth Carr’dan bahsetmek suretiyle vakit geçirmeye başladık.

İkinci mektup, bir ay kadar sonra geldi. Elizabeth, bu mektubunda, gittiği o şirin kasabanın güzelliklerinden, kumlu sahilleri yalıyan okyanus dalgalarından, lezzetli balık yemeklerinden ve karanlık ormanlardan bahsediyordu. Elizabeth’le orman ortasında göl kenarlarında dolaştık, su içmeğe inen geyikleri ve göl üzerinde uçan su tavuklarını gördük. Elizabeth’in mektubu bizi adeta o şirin kasabaya götürmüştü.

Elizabeth’in nasıl biri olduğunu hayal etmek, bizim için büyük bir eğlence olmuştu. Ben onu, kuzgunî saçlarının rüzgârda uçmaması için başına ipekli bir eşarp bağlamış, uzun boylu bir güzel olarak düşünüyordum. Diğer erkeklerin her biri de kendilerine göre, ona başka başka şekiller veriyorlardı. Elizabeth, bütün koğuşun sevgilisi olmuştu!..

Elizabeth, bundan sonraki mektuplarında bize büyük bir orman kasabasını, Güneydeki sıcak çölleri, dolaştırdı. Mektuplarının gelişi, koğuşumuzdaki en heyecanlı olaydı…

Sonunda alçıdan çıkarılacağım gün gelip çattı. Yürüyebildiğimi gören doktorlar, artık evime dönebileceğimi bildirdiler. Allah’a sonsuz şükran hisleriyle hastaneden ayrıldım. Dualarım kabul edilmişti!...

Aileme kavuştuktan sonra ilk fırsatta Elizabeth Carr’ı aradım. Onu görmek, bize yaptığı iyilik için bütün arkadaşların teşekkürlerini bildirmek istiyordum. Beni evinin kapısında karşılayan annesi, Elizabeth’i odasında ziyaret etmeme izin verdi.

Ben içeri girdiğim vakit, genç kız, bir seyahat kitabı okumakla meşguldü; fakat beni görür görmez kitabını bırakarak gülümsedi. İsmimi ve adresimi nasıl elde ettiğini o gün öğrendim. Meğer hastanenin hastabakıcılarından biri onu devamlı ziyaret ediyormuş.

Elizabeth Carr, 16 yaşında bir çocuk felci hastasıydı. Sonradan iyileşmişti ama, bize mektupları yazdığı zamanlar, dört yıldan beri odasından çıkmamıştı!...

 

 

John Martin

Ümit Öyküleri Kitabı

Facebook'ta Paylaş Twitter'da Paylaş Google Plus'ta Paylaş